Habere Erişmek Temel Bir Kentli Hakkıdır, Doğru Haber İçin Daha Çok Haberci, Daha Az Müdahale

Yazar: Çarşamba, Mart 14, 2018 0 No tags Permalink

Ben Hur Bagdikian’ın Anısına

Ben Bagdikian

Ben Hur Bagdikian bir yıl önce bugünlerde yaşamdan ayrıldı. O da kim diyenler olabilir;
Ben Bagdikian, 30 Ocak 1920’de Aram Bagdikian’ın beş çocuğunun en küçüğü olarak Maraş’ta dünyaya gelmiş. Küçücükken göç etmek zorunda kaldığı Amerika’da Büyük Buhran dönemi koşullarında çocukluğunu geçirmiş; California Universitesi’nde Profesör unvanı kazanmış, Gazetecilik Okulunda Dekanlık yapmış, gazeteciliğin her noktasında çalışmış, saygın bir haberci, eleştirmen, editör ve Washington Post’un ilk ombudsmanıdır.”(1)

Bagdikian “Düşüncelerin farklılaşmasını garanti etmenin en güvenli yolu mülkiyeti farklılaştırmaktır. Ama bu ideal Hükümetimiz tarafından kurban edilmiştir.”der. Çoklu erişim ve kaynak çeşitlenmesini iyi haberciliğin vazgeçilmezi olarak tanımlar. O’na göre; “Farklı bakış açılarını düzenli olarak işitilir kılmayı en çoğa çıkarmak, sadece iyi bir felsefe nosyonu değildir. Uyumsuz-kötü uygulamaları teşhis etmenin, adaletsizlikleri gidermenin, değişen evrenimizde sürekli ortaya çıkan, olağandışı problem seline karşı keşfetmek zorunda olduğumuz yeni baş-etme yollarını bulmanın – her hangi bir toplumda şu ana kadar geliştirilmiş- daha iyi bir yöntemi yoktur.” (www. azquotes.com/quote 596686)

ABD’nin1945-1971arasında Vietnam’a ilişkin askeri ve politik girişimlerinin tüm belgelerini ve analizlerini içeren “çok gizli” kodlu Pentagon Belgesi’ni ABD Başkanlığının tüm baskılarına rağmen New York Times yayınlamaya başlamış. -Bunun üzerine Başkan Nixon’ın çok kızıp o zamanki Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’a, “Halk bunları meşale yapacak! Şu O… çocuklarını tıkalım deliğe!” dediği söylenir.- Nixon yönetiminin ihtiyati tedbir kararı aldırması üzerine New York Times yayını kesmek zorunda kalmış. Pentagon Belgelerini sızdıran Eski Savunma Bakanlığı Uzmanı Daniel Elsberg bunun üzerine Washington Post Editörü Ben Hur Bagdikian’ı aramış, Bagdikian da- haberin peşinde hapishane koşullarını yaşayarak anlatabilmek için kendini zindana attıran gazeteci olarak- New York’a tereddütsüz “uçarak” gitmiş. Bagdikian’ın 1971 yılında, “Pentagon Papers” denen 7000 sayfalık Pentagon Belgesini, uçakta yan koltuğa yerleştirdiği koliler içinde bizzat taşıdığı; ABD Başkanlığının tüm baskı ve tehditlerine rağmen kalan bölümleri yayınladığı ve “yayın yasaklamalarına karşı en etkili mücadele yönteminin yayınlamaya devam etmek olduğunu” ilkeleştirdiği kaydedilmelidir.

ben bag 2

Bir de ABD’de bir Mahkemenin; -Başkan isteğini(!) hukukun üstünde emir telakki etmeyen bir Mahkeme- Başkan Nixon’un “Ulusal Güvenlik” gerekçesiyle yayın yasağı istemine karşı, hakları savunabildiği ve ABD Anayasasının Haklar Bildirgesinin I. Maddesinde tanımlanan “Kongre (…) ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü (…) kısıtlayan herhangi bir yasa yapmayacaktır.” Hükmü çerçevesinde- “İletişim temel haktır. Vatandaşın bilgi edinme hakkı ulusal güvenlik gerekçesiyle bile kısıtlanamaz” kararı verdiği not edilmeli…

Meslek hayatını “Başkalarının ihmal edilmiş acılarını mercek altına almaya adadığını” ifade eden Bagdikian bir insan hakları ve gazetecilik savunucusudur. Sekiz Kitabın Yazarı ve çok sayıda yayının editörüdür.

Bagdikian, “Medya Tekeli” (The Media Monopoly 1983) adlı kitabında, ifade özgürlüğünü ve bağımsız gazeteciliği, medyadaki tekelleşmenin ve daralan mülkiyet çevriminin nasıl tehdit ettiğini gözler önüne sermiş; Amerikalıların izlediği, sinemadan televizyona, gazeteden kitaba, basılan yayılan hemen her şeyin kontrolünü 50 Firmanın elinde tuttuğunu belgelemiş! Ve “uyarmış!” Ne yazık ki; “Yeni Medya Tekeli” adlı kitabında (2004’de) habercilikten eğlence sektörüne, hemen tüm görsel işitsel medya alanını kontrol eden tekel sayısının 5’e düştüğünü yazmak zorunda kalmış ve “Bu durum, tarihin gördüğü hiçbir despot ya da diktatörün elde edemediği bir iletişim kontrol gücünü bu medya şirketlerine ve liderlerine vermektedir.”demiştir.

ABD Medyasının özel isimlerinden ve bir gazetecilik üstadı olan Bagdikian’ın ölümü kuşkusuz gazetecilik dünyası için büyük bir kayıptır.

Haber Kentli İçin Ekmek Gibidir
Kentli toplumlarda iletişim yaşamsal önemdedir. Haber alma ve bilgiye erişim, temel besin maddeleri gibidir. Onsuz olmaz. Hayat durur. Bu nedenle, mülkiyeti özelleştirilmiş bile olsa habercilik faaliyeti, kamusal bir hizmettir!

Bagdikian’ın işaret ettiği gibi tekelleşmesi ve tektipleşmesi özgürlüklerin tehdit altında olması anlamına gelir. Halkın haber alma ve bilgilenme hakkı üzerinde denetim ve sansür uygulanması, “milli güvenik” gerekçesi ile bile olsa, insan haklarına aykırıdır ve halkın “rüştüne”-doğruyu yanlışı ayırt edebilme becerisine- güvenmemeye işaret eder.

Hemen her önemli olayda otomatik hale gelmiş yayın yasakları haber-alma özgürlüğünü kısıtlayıcı ihlallerdir. Bu yasaklamalar sadece hukuka, insan haklarına ve demokrasiye aykırı değil kamu iradesinin sağlıklı oluşumuna da engeldir. Bilmemek toplumu kırılgan yapar.

Yayın politikaları beğenilmeyen TV Kanallarının kapatılması ya da istenmeyen muhalif kanalların örneğin; uydu yayıncısı tekeller tarafından dışarıda hatta kötü sırada tutularak kısıtlanmaları, erişim engeline tabi tutulmaları toptancı sansürdür!

Mülkiyetlerine el konularak yayın yönetim çizgilerine müdahale edilmesi, çalışanlar işten çıkarılarak, hapse atılarak; Güneydoğuda olduğu gibi gazetecilerin kafalarına silah dayanarak haber çeşitliliğinin engellenmesi, medyayı tek tipleştirmektir. Basın özgürlüğünün yok edilmesidir. Demokrasi ile bağdaşmaz.

Bırakın isterse çatlak ses çıksın, halk neyi izleyeceğine kendi karar versin.“Sen kimsin be yahu, neyi izleyip neyi izlemeyeceğime, hangi kanalı ne zaman kapatacağıma bırak ben karar vereyim! Kumanda elimde…” dedirtmemeli!

(1) Robert D Mcfadden, “Ben Bagdikian, Who held Journalists to High Standarts, Dies” İnternational New York Times 16 March 2016

Bir Gün Ansızın Silah Sesleri Gelse

 

Bir gün ansızın mahalleden silah sesleri gelse ne yaparsınız? Kulak kabartır belki balkonda, pencerede kimse durmasın diye dikkat kesilirsiniz. Patlamalar devam etse, yakınlara, sokağınıza gelse? Daha bir tedirgin olur, pencere kenarından yarım göz olan biteni anlamaya, herhalde evdekileri daha güvenli yerlere çekmeye çalışırsınız.

Silah sesleri durmayıp bazı mermiler binanıza çarpmaya başlarsa… Daha güvenli köşeler arar, yere yatar, herkesi yere yatırır mısınız? Çoluk çocuk tüm aile ne kadar yerde yatabilirsiniz? Kaç gün bu halde yaşayabilirsiniz?

Varsayalım silah sesleri hiç susmadı! Bomba, roket ve tank atışları eklendi… Elektrikler kesildi, sular da. Hangi evde bir hafta sokağa çıkmadan hayatı sürdürmeye yetecek yiyecek içecek depolanmıştır? Açlığa kaç gün dayanırsınız?

Oruç bile gün doğumundan, gün batımına değil midir? Ramazan ayı 30 gün çeker! 60 günlük sokağa “çıkma yasağı”, ev hapsi, yargı kararı olmadan, kim oldukları bile bilinmeyen kişilere cümbür cemaat uygulanabilir mi? Bu bir toplu cezalandırma değilse nedir?

Bu koşullarda hiçbir yakını ölmese, kimsesi yaralanmasa da dolaylı olarak bu şiddete maruz kalanlar yaşadıkları travmaları nasıl atlatacaklardır? Hayatta kalanlar, şiddet uygulayanlara güven duyabilirler mi? Bu koşularda büyüyen nesiller toplum ile barışçı ilişki kurabilirler mi?

Şiddet uygulayanlar yaptıklarını, yaşadıklarını unutup normalleşebilecekler midir? Her iki taraf da adil bir hukuk düzeninin kurulabilirliğine yeniden inanabilir mi?

Ceza, yalnızca suçu mahkeme kararıyla saptanmış kişiye verilebilir. Aralarında tek bir masum kişi olsa da, kalabalık içinde bu masum ayırt edilemiyor ise o tek masumu incitmeden, suçluları bulup çıkartmak; onları yargıya teslim etmek ve cezayı yargının belirlemesini sağlamak devlet olmanın gereğidir. Suçun ve cezanın şahsiliği, açık, adil ve savunma hakkı güvence altında olarak yargılanma hakkı herkes içindir. Hukuk devletinde linç ve yargısız infaz yoktur. Hiç kimse yargılanmadan soyu sopu, çoluk çocuğu ile birlikte ölüme gönderilemez. Kimse bir başkasının yerine cezalandırılamaz, kısas için veya dolaylı acı çektirme adına infaz edilemez.

Yaşadığımız çağda her anlamıyla insanlık yok edilmeden toplumlar yok edilemez.

100 Yaşında Bir Delikanlı Aziz Nesin

Yazar: Çarşamba, Ocak 13, 2016 0 No tags Permalink

“Bu memlekette Aziz Nesin olmak kolay” derler; “Aziz Nesinlik Olay” bolluğuna bakarak! Aziz Nesinlik olay deyince akla, devlet, toplum, siyaset dünyasında, hayatın her anında karşılaşılan, çelişkili, çapraşık, akıl almaz olaylar ve komik durumlar gelir. Özelikle de anlamsız, saçma, ucube olaylar! Bunlardan mebzul miktarda bulabilirsiniz. Ama Aziz Nesin yüz yaşını doldursa da – doğumu 20 Aralık 1915 – hala  bir tane. Aziz’lik olaylar azalacağına çığ gibi çoğalıyor ama “Azizler” çoğalamıyor.

“Yok, kardeşim, bizde yazma yeteneği yok!” diyenler de olacaktır. Belki biraz haklı da olabilirler. Ama iş, sadece rastlamakta ve onu yazmakta değil “Görmekte ve fikri takipte.”(1) Önünü arkasını, dününü yarınını, bıkmadan araştırmakta, anlamakta! Nesin’e göre, haksızlığa, kötülüğe, umarsızlığa karşı “kızgınlık ve öfke” hareket noktası. Bu öfkeyi, düzenin egemenine karşı “yıkıcı bir dille” yöneltmek, “sınıf algısı, sınıfsal bakış” ve mizah, Aziz Nesin’in farkı… Foucault, “hakikati söylemeyi” Antik Yunan Tiyatrosu’ndan Eurupides’ten örnekleyerek diyor ki: “En zor zaman ve ortamda, herkesin duyabileceği biçimde, kentin-toplumun yararına olacak sözleri, kızacağını bile bile krala karşı alenen, gerektiğinde halkın kendine karşı da söylemektir.” Kelle koltukta, uluorta, cesur, güzel laflar etmek değil ama! Bilgiçlik, laf ebeliği de değil, hakikati söylemek bilgelik gerektiriyor. Ayrıca söz ile tutum uyumu, davranışlarında tutarlı olma, söyleyene inanma ve güvenmenin ön şartı!

Özü sözü bir olmak, doğru bildiğini söyleme-yazma adına ömür boyu çile çekmek, hatta ölümü göze alacak bir “Doğrucu Davut”luk, Aziz Nesin’in bileğinin hakkıdır. Bu birikim Nesin’e, “YÖK Üniversitesinden Fahri Hukuk Profesörü” Kenan Evren diktatörüne karşı, o baskı yıllarında, iki bin aydını bir araya getirme ve Aydınlar Dilekçesi’ne önderlik edebilme gücünü vermiştir.

Aziz Nesin, bilge ve sözünün adamı olmanın yanı sıra, bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji ile çalışıp, her şeyin arkasındaki nedeni araştırmış, sorgulayıp, değiştirmek için ömrünü adamıştır. Kimi zaman hapislerde kimi zaman kaçak, çoğunlukla yazılarını başka adlarla yayınlatabilmiştir. Öyle böyle değil! Sadece müstear adlarınız bile yüzlerce olmalı ki, yazdığınız günlük hayata dair “komiklikler” sizi hapse attırabilsin. Aziz olabilin…

Mizahçı hıncını, öfkesini doğru hedefe yöneltebilir ve mizah silahını, mizah sanatını halkın yararına kullanabilirse, bir “olumlu” yıkıcı olabilir!” O’nun sözü. Che’nin  “Gücünüzü nefretinizden alın.” ya da “Kininizi enerjiye dönüştürün.” sözü, sanki Aziz Nesin’in tüm yaşamına ışık tutmuş gibi. Öfkesini ürüne dönüştürecek bir emekçi tutkusu ve disiplini ile çalışmış; az ile geçinip, çöp üretmemek ve dünyayı kirletmemek kaygısı ile yaşamış, emekten ve halktan yana bir usta idi. Biriktirdiği ne varsa, bir tekini diğerinden ayırmadığı hepsini kendi öz çocukları ile eşit tuttuğu halk çocuklarına vakfetmiştir.

Seksen yaşına az kala Sivas Madımak yangınının yıl dönümünde, Temmuz’da “Ölümü hak ederek”(2) dünyaya kalıcı bir umut izi, direnme ve değiştirme cesareti, bir sızılı tebessüm bırakarak, aramızdan ayrılmıştır. Daktilosu yokluğunda tıkırdayacak, yazmaya devam edebilecek mi bilmem. Ama kitapları onun yerine çalışmaya devam ediyor ve edecekler.

Aziz Nesin olmak kolay değil, hiç kolay değil.

(1) Zeynep Oral, Röportajı.

(2) Varlık Özmenek, Ada Kentliyim Temmuz 1995.

Sığınmacı Cinayetlerine Son Vermek

Irak Savaşı ve yıkımına ek olarak, Suriye’deki iç savaş ve IŞİD terörünün yerinden ettiği milyonlarca insan, hayatta kalabilmek için ülkelerinden kaçmak zorunda kaldılar. Bu insanların büyük bir bölümü geri dönme umudunu yitirmiş halde, yaşama tutunmak için Avrupa’ya; daha güvenli ve müreffeh ülkelere gitme peşine düştü.

Uluslararası Göç Örgütü’nün verilerine göre sadece bu yıl 350 bin kişi Türkiye’den Ege Denizi’ni geçerek Yunanistan’a ulaşmış, bu sürede 300’e yakın çoğu çocuk ve kadın kaçak, yaşamını yitirmiş bulunuyor. Bu sayılarda Akdeniz’in başka bölümlerinden, İspanya ve İtalya’ya yola çıkanlar, yolda kalanlar yoklar. Boğulma ve kayıplar çetin hava koşullarında da halen devam ediyor.

Avrupa’ya mülteci olarak gidebilme umudu sığınmacıları insafsız insan tacirlerinin eline düşürüyor, kadın, çocuk, bebek, engelli, genç, ihtiyar, çaresiz av’lar halinde orada oraya savruluyorlar. Kişi başına en az 1000-1500 Euro Ege Denizi’ni geçirme ücreti alındığı dillendiriliyor. Bu durumda yüzbinlerce sığınmacının kaçak yollardan Türkiye’den Yunanistan’a geçiş bedeli bile büyük bir soyguna işaret ediyor.

Deniz yolculuğu, Ege’ye kıyısı olan illerin karşı adalara en yakın koylarından başlıyor. Çanakkale, Balıkesir, İzmir, Aydın ve Muğla İllerinin -yılda birkaç kez kıyılarına cesetler vuran- bu koylarının bilinmemesi ve denetlene-me-me-si, anlaşılır ve açıklanabilir mi? Bu illerin valiliklerinin, (emniyet ve istihbarat birimlerinin) sığınmacıların insan kaçakçıları ile ilişkiye geçme noktalarını ve bu işi yapanları tespit edememeleri, bunca teknik takip imkânı varken bu şebekeleri bulamamaları mazeret kabul eder mi?

Çürük lastik botları, su alan takaları, umuda yolculuğun gerekleri olmaktan çıkaracak, tehlikeli ve güvenliksiz yolculukları daha başlamadan, insani yöntemlerle durdurabilecek -kara, deniz ve havadan- etkin alan denetimi yapılması mümkün olmalıdır. Bu zaten yapılıyor deniyor ise, önlenen kaçak teşebbüslerinin sayıları, yıllar itibarıyla bu illerde insan kaçakçılarına dönük olarak gerçekleştirilmiş ne kadar kovuşturma, tutuklama, yargıya teslim etme ve ne hükümler verildiği kamuoyu ile paylaşılmalıdır.

Ayrıca illerdeki sığınmacı sayılarının, sağlanan barınma beslenme ve sağlık hizmetlerinin yeterliliği konusunda gerçek verilerin ve alınması düşünülen tedbirlerin açıklanması önemlidir. Muhtaca yardım etme ve paylaşma duygusu yüksek olan bu halkın karar yetisine ve gücüne güvenmek bunu gerektirir.

Suriye’den Türkiye’ye kaçan sığınmacı sayısı resmi rakamlarla halen iki milyon kişinin üzerindedir. Savaş sonlanmadığı, düzen ve güven sağlanmadığı takdirde 7 milyonu aşkın yerinden edilmiş Suriyeli de benzer arayışlara girecektir. Bölgedeki savaş durumunun sonlanacağı ve geri dönülebilir ülkeler oluşacağı umudu her geçen gün tükenmekte, krizin onlarca yıl süreceğini kestirmek güç olmasa gerek. Bu yüzden uzun soluklu düşünmeli ve stratejik tedbirler alınmalı, toplumlar arası işbirlikleri ve dayanışma programları geliştirilmelidir.

Avrupa Birliğinin sınırlarını aşmış ama mülteci kabul edilmemiş nüfusu Yunanistan ve Türkiye’de bloke etme anlayışı bu iki ülke için ağır bir yük ve önemli bir tehdit gizlemektedir. Sığınmacılara dönük insan hakları ve özgürlüklerine saygılı; Avrupa iddialı(!) değerlere uygun yaklaşımlar geliştirilmediği takdirde, zaten ekonomik kriz ve işsizlik nedeniyle yükselme potansiyelinde olan ırkçılık ve yabancı düşmanlığı hız kazanacaktır.

Bu kanlı insan ticaretinin ‘işbirlikçisi’ ya da ‘görmezden geleni’ suçlamasından kurtulmak; ırkçı ve yabancı düşmanı bir toplum olma tehlikesini uzak tutmak için hepimize büyük iş düşüyor.

Ama bir an önce, sığınmacı cinayetlerine son vermek…

Eller, Ayakkabılar, Bıçaklar

Yazar: Cuma, Eylül 11, 2015 0 No tags Permalink

Eller
Suruç çocukları

Gülerek Yürüdüler Güneşe
Yine en güzel çocuklar
Ellerinde insan olma azmi
ve hayatın hazı
yürüdüler ateşe.
Ellerinde güller
sardılar yanık duvarlara
Ellerinde kitaplar
oyuncaklar ellerinde
ve ellerinde birbirlerinin elleri
Bırakmadıkları hiç.
Yürüdüler gülerek güneşe.
Güldüler ateşe.

***
Ayakkabılar

Kimi yürür suda sıra sıra
Kimi boğulur salkım salkım

Denizin kıyıya vurduğu ve suların ak köpükler içinde geri çekildiği yerler hep güzel gelmiştir. Dalgaların kıyıya taşıdığı kabuk ve kökler ve türlü şekiller verdiği çakıl taşları hep görme ve seçme isteği uyandırmıştır bende. Deniz resimleri, dalgalar, kayıklar hep tutkuyla çağırmıştır bakışlarımı…
Denizi ve kıyılarını aşkla seven bir Orta Anadolu çocuğu olarak yüreğimi bu kadar burkan bir kıyı fotoğrafı görebileceğim aklıma gelmezdi.
Kocaman kafası ağır basmış, dalgalar ayakları gibi daha sığlıklara atamamış. Yüzünün bir kısmı hala sular içinde. Sadece uykunun karşı konulmaz gücüne yenik düşmüş gibi. Mavi kırmızı giysileri ile uyumlu çocuk ayakkabıları sevgi dolu özenli bir ailenin işareti. Ah o ayakkabıları, belkide ayakları büyüdüğünde duvara asılacak, tablo gibi saklanacaktı.
Bana bir başka ayakkabıları hatırlatıyorlar. Tabanı yıpranmış başka bir çift ayakkabıyı! Yüreği çocuk yüreği, adımları ürkek güvercin adımları olan başka bir adamın ayakkabılarını…

***
Bıçak

Mutfakta çokgüzel bir bıçak vardı. Yeni teknoloji ve yeni malzemeyle yapılmış. Bileğ gerektirmeyen. Her daim keskin, parlak. Çok işe yarıyor kolay yıkanıyordu. Sevdiğim bir araçtı.
Yakasız, turuncu bir uzun mintan giydirilmiş, diz üstü çökertilmiş ve elleri arkadan bağlı genç bir adamın, yan arkasında duran maskelinin elinde gördüm bir gün. Enli keskin parıltılı. Pala değil, kasatura da değil. Bir tek “mutfak” bıçağı.
Maskelinin gözleri çakırdı. Renkli ama Işıksız. Belkide dehşetinden işinin. Dipsiz bir delik gibiydi.
Çakırdı dizleri üstünde dik durmaya çalışan adamın gözleri de. Aynı renkliydiler. Omzuna basılanın neler söylediği duyurulmadı. Bir an sonra olacakların belki farkındaydı, belki değil. Özür dilemiyor, af aramıyordu. Meydan okumadan.
Hayatın ve ölümün dışındaydı bakışı ve duruşu. Keskin mutfak bıçağına karşı…
Artık mutfaktaki tüm bıçaklara dehşetle bakıyorum. Kıyılara kaygı.
Bir umudum bazı ellerde.
Başka elleri bırakmayan.

No To EU Oligarchy, Yes to Democratic EU!

Yazar: Cuma, Temmuz 31, 2015 0 No tags Permalink

Said Greeks in referandum. By saying “No” with 61% to austeriy measures that EU and IMF imposed, they showed their increasing support to Syriza government. The message of saying no to EU oligarchy and yes to democratic EU indicates a beginning rather than a result. Beginning of the reconstruction process of Europe!

Greece is one of the western countries in which the global crisis is felt deeply. And it is not alone. Portugal, Italy, Spain and Slovenia are on the line! South of Europe – Mediterranean Countries – are named as the countries having difficulties about servicing the debt. Some Europeans insult them by referring as “PIGS” (initials of the abovementioned Mediterranean countries) or southerns as they think.

But, is the situation of the northern or southern countries of Mediterranean Sea as the way it seems? Can these economic situation and consequences be explained by people’s laziness or running into debt irresponsibly? Would it be accurate to blame people as they mortgaged their own future? A deeper analysis about loaning and servicing the debt would drive us to a different decision.

Thousands of retired people after years of work, who raised many children and whose pensions were halved while they were looking for a remedy to their children’s unemployment… If one calls these people both guilty and debtor, they would probably say “Whoa!” or “Oxi” (No, in Greek).*

In this period, aren’t the creditor institutions, which wasted money with greed of profit and corruption, primarily responsible, rather than the people who lost their health, food and future?

Is it fair to suffocate Greeks as the way that usurers do by adjusting the terms and interests? Would it be possible to convince a honorable and courageous nation, whose debts are multiplied instead of diminishing because of the austerity measures and default interests, to the continuity of these policies?

Financial institutions, which easlily distributed billions of Euros for a couple of years, are determined not to delay the debt of 1.6 billion Euros of Syriza government which says “We need time to work and produce in order to pay our debts, otherwise we have no chance to live”. Is the reason economic, or politic?

In the end, Greece’s total amount of debt to whole world is around the half of the debt of Lechman Brothers (650 billion dollars), a bankrupted finance institution from USA. A company on one side, a country on another! Greeks are threatened by hunger, in order not to be a “bad” example to the nations who were compelled to pay the debts of these institutions “bankruptcies”.

Greek nation, once again, showed its determination about holding out on to the financial oligarchy, which drives the EU, by saying no to the continuity of the austerity measures with a majority.

North-South regionalisation which comes up as the segregation between rich and poor influences the EU. Besides, the idea of “Democratic Greece” and the possible expansion of this idea frightens Northern oligarchs.

Now it is time to give meaningful examples of solidarity between people! We can show that something can be done without expecting governmental relations as a Mediterranean and a neighbouring country. We can increase the instances of solidarty as political parties, trade unions, professional organisations, associations, institutions and individuals. Our municipalities and cities may support by prioritizing tourism and trade and establishing production and sharing networks.

There is a disaster going on in neighbour. Movements developed to overcome this depression will pave the way for establishing a democratic Europe.

It was obvious that the European Union got far away from the idea that, even the smallest society can not be ignored; its pacifist and wholistic identity, and the aim of being the land of justice and human rights.
It was observed that, even within the EU, there were regional and social discrimination, moving away from the politics which support fragile spheres of society, establishment of an oligarchic structure within the preferences of powerful ones and prominence of imperial tendencies.

Instead of waiting for a disaster like happened in neighbour, we have to put a lid on this situation, and try to establish solidarity networks.

In the end, aren’t we Mediterraneans as well?

*Whoa in Turkish is “Oha” which rhymes with “Oxi” (No in Greek).

AB Oligarşisine Hayır!

Yunan halkı referandumda “AB oligarşisine hayır, demokratik AB’ye evet!” dedi. Halk, AB ve IMF’nin dayattığı kemer sıkma politikalarına yüzde 61 oyla “Hayır” diyerek SYRİZA yönetiminin arkasında, çoğalarak durduğunu ortaya koydu.

tsipras

AB oligarşisine hayır, demokratik AB’ye evet mesajı, bir sonuçtan ziyade yeni bir başlangıca işaret ediyor. Avrupa’nın yeniden inşası sürecinin başlangıcına! Yunanistan küresel krizin etkisinin en yoğun hissedildiği Batılı ülkelerden biri. Yalnız da değil. Portekiz, İtalya, İspanya, Slovenya sırada.

Borç yönetimi

Avrupa’nın güneyi, “Akdeniz Ülkeleri” borçlarını yönetme konusunda sıkıntılı ülkeler diye adlandırılıyor. Kimi Avrupalılar bunlara PIGS “domuz” ya da “güneyli” diyerek akıllarınca aşağılıyor.

Akdeniz’in kuzeyinde ya da güneyindeki ülkelerin durumları, göründükleri gibi mi? Bu ekonomik durum ve sonuçlar, halkların tembelliği ile veya sorumsuzca borçlandıkları biçiminde açıklanabilir mi? Bilerek kendi geleceklerini ipotek ettikleri şeklinde halkları suçlamak ne kadar isabetli olur? Devletlere dönük borçlanma ve borç yönetme süreçlerine dikkatli bir bakış, başka bir yargıya götürecektir.

Yıllarca çalışıp emekli olmuş, evlat okutmuş, onların işsizliğine çare ararken üç kuruşluk emekli maaşı ikiye indirilmiş binlerce kişiye, borçlu hem de suçlu sensin dendiğinde o da “oha!” demezse elbette “ohi!” (Yunanca hayır) diyecektir. Bu süreçte ekmeğinden, sağlığından ve geleceğinden edilen halklar değil; kâr açgözlülüğü ve yolsuzluk batağında geri dönmeyeceği belli paraları saçıp savuran kredi kurumlarının sorumlulukları daha asli değil midir?

Zayıf borçlusuna karşı, vade ve faizlerle istediği gibi oynayan tefeciler gibi davranılıp Yunan halkının gırtlağının sıkılması hak mıdır? Uygulanan kemer sıkma politikaları ve temerrüt faizleri sonucunda borcu azalmayıp katlanan, onurlu ve cesur bir toplum, bu politikaların devamına ikna edilebilir mi?

Erteleme
Birkaç yıl önce yüzlerce milyar Avro’yu kolayca dağıtan finans kuruluşları, “Borcumuzu ödemek için çalışıp üretecek zamana ve imkâna ihtiyacımız var, aksi takdirde yaşama şansımız yok” diyen SYRİZA Hükümeti’ne 1,6 milyarlık borç dilimini erteleme yapmamakta kararlı. Nedeni ekonomik mi, siyasi mi?

Nihayetinde Yunanistan’ın tüm dünyaya toplam borcu, sadece batan ABD’li Finans kuruluşu Lechman Brothers’ın (650 milyar dolarlık) iflas bilançosunun yarısı civarındadır. Bir tarafta bir şirket, diğer tarafta bir ülke!

Açık tehdit
Yunan halkı bu ve benzeri kuruluşların “batarlarının” bedelini ödemeye zorlanan halklara “kötü(!)” örnek olmamalı diye açlıkla tehdit ediliyor. Zengin- fakir ayrımının, kuzeygüney bölgeleşmesi olarak da AB’yi etkilediği ve kuzeyli oligarkların “Demokratik Yunanistan” fikrinin Avrupa’yı kuşatmasından çok korktukları açık.

Yunanistan halkı, kemer sıkma politikalarının devamına ciddi bir çoğunlukla hayır diyerek, AB’yi yöneten finans oligarşisinin baskılarına boyun eğmeme kararlılığını bir kez daha gösterdi. Şimdi sıra halklar arasında dayanışmanın anlamlı örneklerini vermekte! Akdenizli ve komşu bir ülke olarak, hükümetler arası yakınlaşmaları beklemeden de bir şeyler yapılabildiğini gösterebiliriz. Siyasi partiler, sendikalar, meslek kuruluşları, dernekler, kurumlar ve kişiler olarak yardımlaşma örneklerini çoğaltabiliriz. Belediyelerimiz ve kentlerimiz, turizm, ticaret öncelikleri sağlayarak, üretim ve paylaşım dayanışma ağları kurarak el verebilirler.

Dayanışma Zamanı
Komşuda bir felaket yaşanmaktadır. Onun bu felaketi aşması için geliştirilecek dayanışma eylemleri, demokratik bir Avrupa’nın kuruluşuna da yol açacaktır.

Avrupa Birliği’nin, barışçı, bütünlükçü kimliğinden uzaklaştığı, küçücük bir toplumun bile vazgeçilmezliği ilkesinden, gelişmiş bir hukukun ve ileri insan haklarının yurdu olma ülküsünden vazgeçmekte olduğu izlenmekteydi.
AB içinde bile, toplumsal ve bölgesel ayrımların yapıldığı, zayıfları gözetip geri bölgeleri destekleyici politikalardan uzaklaşıldığı, en güçlülerin tercihleri yönünde oligarşik bir yönetim oluştuğu, emperyal eğilimlerin öne çıktığı gözleniyordu.

Bu gidişe dur demek, demokratik bir Avrupa yolunda demokratik bir Yunanistan’ı desteklemek için komşudaki gibi bir felaketin kapıyı çalmasını beklemek yerine, şimdiden dayanışma ağları oluşturmayı denemeliyiz.
Sonuçta biz de Akdenizli değil miyiz?

Soma Duruşması’nda Kim Yargılanmalı?

Sanıklar Tamam mı?

“İntikam peşinde değiliz .” diyordu acılı madenci babası “Hiçbir mahkeme kararı ölülerimizi bize getiremez. Derdimiz para da değil, hangi tazminat acımızı telafi edebilir ki? İsteğimiz yeni Somalar olmasın, yargı kararı ibret olsun !”
Yapılan yargılama süreci bu talebi karşılayabilecek mi? Yargılanması gerekenlerin tamamı sanık sandalyesinde mi? Dava sürüncemede kalmadan bir karar üretebilecek mi? Sonucunda neler açığa çıkacak, zaman gösterecek.
Bir yıl önce 301 kişini yaşamını yitirdiği Soma Maden Kazası ile ilgili yargılama sonunda başladı. Duruşmaların Akhisar’da, göreceli küçük -400 kişilik olduğu söylenen- bir salonda yapılması izdihama yol açtı. Ailelerin ve avukatların bile davayı izlemelerine dönük sıkıntılar, tutuklu sanıkların mahkemeye getirilmeden uzaktan ifade vermeleri yoğun tepki aldı. Bunlar, polisin sert tutumu ve mahkeme ortamı, dava sürecine dönük aksaklıklar olarak kamuoyuna yansıdı. Tepkili aileler itildi kakıldı, tekmelendi coplandı, gazlandı ıslatıldı, sonuçta ufak tefek düzeltmeler ile yargılama başladı, şimdilik tempolu biçimde sürüyor.

Soma Duruşmalarında Kimler Yargılanmalı?

Soma Davasın şu anda 45 kişi yargılanıyor. Sanıklardan Can Gürkan’ın yanı sıra Soma Kömür İşletmeleri Genel Müdürü Ramazan Doğru ve İşletme Müdürü Akın Çelik dâhil 8 kişinin tutuklu bulunuyorlar. Bu kişiler “Bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına” neden olmakla suçlanıyorlar. Aralarında “iş-güvenliği” sorumluları ve vardiya mühendisleri de olan bu kişilerden Suçlu bulunacaklar 301 kez ölüme sebep olmaktan, 161 kez de yaralamaktan hapis cezaları alacaklar.
İddianamede kazanın oluş biçimi ile ilgili olgular özetle; “U3 Trafosu etrafında topuk olarak bırakılan kömürün kontrolsüz yanmasının sonucu oluşan yangının, 4 numaralı ve 3 Numaralı kömür bantlarına ulaşması ve çeşitli malzemenin tutuşması ile ortaya çıkan zehirli gazlardan işçilerin etkilenmesi” biçiminde tanımlanıyor.
Soma Holding Yönetim Kurulu Başkanı Alp Gürkan ve Devlete bağlı Ege Linyit İşletmeleri Genel Müdür Yardımcısı Ali Ulu hakkında ise “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verilmiş.
İnsan Hakları Gözetleme Örgütü (Human Rights Watch) de Soma kazası ve davasına ilişkin gelişmeleri inceleyerek bir Rapor yayınladı. Bu Raporda “Soma faciasının Türkiye’nin madencilik ve diğer yüksek riskli sektörlerindeki sert ve kanunsuz çalışma koşullarını tüm çıplaklığı ile açığa çıkardığını… İşçileri koruyan yasa ve standartların, şok edici bir şekilde uygulanmadığı gerçeğini açığa çıkardığı” yer aldı. “Madencilik ve diğer yüksek riskli işler söz konusu olduğunda, hükümetin işyerinde sağlık ve güvenliği sağlama yükümlülüğü bir yaşam hakkı meselesidir” dolayısıyla “Hükümetin Soma Faciasında sorumluluğu bulunan devlet görevlilerini soruşturarak, onlardan hesap sorma yükümlülüğünü yerine getirmesi özellikle önemlidir” dendi. İnsan Hakları Gözetleme Örgütü, yaptığı görüşmelerde Maden Şirketinin, iş güvenliğinden feragat etmek pahasına da olsa kömür üretimini artırmaya önem verdiğinin sık sık dile getirildiğini aktarıyor ve “Planlanandan fazla üretim yapıldı. Üretim Zorlaması gerekli tedbirlerin alınmamasına ve tehlikeli çalışma koşullarının oluşmasına yol açtı” deniliyor.
Maden Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı bir TV programında, Özelleştirme ve Rödövans Sisteminin sakıncalarını anlatarak, madende çalışan güvenlik elemanlarının istihdam biçimlerindeki çarpıklıklara işaret etti. “İş-güvenliği mevzuatının maden mühendislerini günah keçisi konumuna getirdiğini ve aralarında Enerji ve Çalışma Bakanlarının da bulunduğu, özelleştirme ihalesini yapan kamu görevlilerinin de bu davada yargılanması gerektiğini” ifade etti.
Aynı programda “ İntikam peşinde olmadıklarını söyleyen” Baba da, “aşırı kar hırsı” ve “aşırı üretime zorlamanın, kazaların kaynağı olduğunu” söylüyor ve sorunun daha kapsamlı bakış gerektirdiğini işaret ediyordu.

Üretim Zorlamasını Ne Yapmalı?

Üretim Zorlaması nedir, neden oluşur? Üretim zorlaması, maden kazalarının başlıca tetikleyicisi olarak tanımlanır. Yeterli yatırım yapmadan ve gerekli güvenlik tedbirleri alınmadan üretimi hızlandırmak, planlananın üstünde ürün elde etmek için işletmeyi ve işçiyi soluksuz çalıştırmak olarak tanımlanabilir.
Üretim zorlaması, aşırı kar hırsından, piyasanın beklenmedik aşırı talebinden, rekabet koşullarından, sözleşme yükümlülüklerinden kaynaklanabileceği gibi politik telkin ve beklentiler sonucunda da üretimin zorlandığı görülür.
Politik telkin ve beklenti üretimi nasıl zorlar? Madencilik sektöründe bu iş özelleştirmenin örtülü biçimi olan rödövans sistemi ile yapılır. Yap-işlet-devret düzeninin bir türü olan rödövans sisteminde mülkiyet özelleştirilmez, kiraya da verilmez. Hatta hizmet ihalesi de yapılmaz.
Rödövans tarımdaki “yarıcılık” sistemine benzer bir süreçtir. Çıkacak ürün için işletmeci idareye bir bedel ödemeyi taahhüt ederek işletme yetkisi alır. Yüksek geri ödeme taahhüdünde bulunan işletmeci üretim maliyetini düşürerek karını artırmak için üretimi zorlar. Yüklenici kamu malı olan madende cevherin tamamını ne kadar çabuk çıkarabilirse karı da o kadar çok olacaktır. Üstelik bir de şartnamede erken üretime, geri ödeme kolaylığı yapılacağı maddesi konmuşsa, üretim zorlaması artar.
Somada yapılan son rödövans ihalesinde yükleniciye 7 yıl yatırım süresi verilmekte, bu süreden önce üretime geçerse ürettiği ton başına taahhüt ettiği ödeme miktarının yarıya indirileceği belirtilmektedir. Bu düzenlemeyi yapan kamu otoritesinin gerekçesi, yükleniciyi yatırımı çabuklaştırmaya teşvik olarak açıklansa da sonuç başkadır! Yetersiz yatırımla, çabuk ve çok üretim yapıp az geri ödeme…
Rödövans sisteminin bir “kıyak” yanı daha var; o da üretilenin, kamu tarafından satın alınma garantisi. Ürettiğin ton başına devlete bir bedel ödüyorsun ama devlet ayrıca ürünü –maden ya da elektrik olarak- senden satın alıyor.

Şimdi Performans Zamanı mı?

Kamu işletmelerinde de zaman zaman yeterli yatırım yapılmadan, kaynak ayrılmadan üretimi artırması, yöneticiden beklenmiştir. Bunun sonucunda yaşanan kazalar madenlerde olduğu gibi başka sektörlerde de bulunabilir.
Son zamanlarda kurumlar, yöneticiler hatta çalışanlar performans denen ölçümlemeye tabi tutulur oldu. Performansa bağlı ücretlendirme üretim zorlamasını yaygınlaştırmanın, emeği ucuza mal etmenin yeni yöntemi ve politik söylemidir. Bu uygulama ile üretim zorlaması yapmanın her alanda kazalara yol açması kaçınılmazdır. Sorumlunun aşırı çalıştırılan, dinlenmeyen ve bu yüzden hata yapan mühendisin, hâkimin, hekimin, emekçinin olduğunu düşünmek hakkaniyetli olur mu?
Rödövans ve üretim zorlaması savunucuları sıklıkla, üretimi ucuza mal ettiklerini ileri sürerler. Kime ucuza mal olduğu sorusu sorulmalı! Canını yitirene mi, topluma mı, devlete mi?

Sonuç

Somadan ders çıkarmak ve yeni Somalar olmaması için, yargılamanın yapabilecekleri, nihayet kanunla sınırlanmıştır denebilir. Müteselsil sorumlular ve somut olmayan “azmettiriciler” yargılama kapsamına katılamayabilir. Katılmayacaklardır da.
Politika yargılamak, adı geçen mahkemeler için alışıldık bir iş değildir. Ama özelleştirme, taşeronlaştırma, rödövans sistemi ve üretim zorlaması uygulamalarının, kamu vicdanında yargılanması mutlak bir gün sağlanacaktır
Davanın “Divana” kalmaması için; ya Japon usulü bir hesap verme anlayışının, bizde de olmasını ummak ya da emekten ve yaşamdan yana olan herkese ötelenemez, etkin bir siyasi mücadele görevi düşüyor.

Bir Genel Müdür, Şirket Ortaklarına Kaç Kez “Aldatıldık” Diyebilir?

Ortağımız bizi aldattı. Yanlışlar yaptırdı!” diye ayda birkaç kez itirafta bulunan Sn. Erdoğan; geçenlerde “Türkiye bir anonim şirket gibi yönetilmeli” deyiverdi. Bu söz, hitap edilen işadamları topluluğuna iltifat amacıyla söylenmiştir denebilir. Ama patronca yönetmek, ‘ Başkanlık Sistemine’ benzediği için söylemiş olabileceği daha akla yatkın geliyor. Hangi amaçla söylenmiş olursa olsun, sözün anlamına yakından bakmak için şunları soralım:

Bir Ülkenin şirket gibi yönetilmesi mümkün müdür? Şirket gibi yönetmek nasıl olur? Devlet yönetmek ile şirket yönetmek arasında amaçlar, sorumluluklar ve yöntemler itibarıyla hangi farklar vardır?

Bir soru daha soracağım! Bir şirket yöneticisi ortaklarına kaç kez “Aldatıldık!” diyebilir?

Hukuk devletlerinde ve sosyal devlet anlayışında, devlet yönetimi ile şirket yönetimi arasında, amaçlar ve sorumluluklar açısından önemli farklar vardır. Bir şirket yöneticisinin tek amacı vardır; şirketin kar etmesi, tek sorumluluk öngörülür, sahiplere karşı olan!..  Devlet yöneticisinin ise toplumsal, insani sorumlulukları vardır. Bunlar halka hizmet, hak, adalet, güvenlik, esenlik, gelir dağılımı, eğitim, sağlık, işsizlikle mücadele, sosyal güvenlik, engellilerin bakımı gibi çok çeşitli konulardır.

Kamu kurumlarını ve yerel yönetimleri bile şirket gibi algılamaya zorlayan, devleti şirket gibi yönetmeye özenen neoliberal devlet anlayışı, kamu kuruluşlarını elden çıkarmayı, kamu ödevlerini de piyasaya terk etmeyi öngörür. Kar etmeyen şirket tasfiye edilir. Kar etmeyen belediyeleri kapatmak bu bakışın sonucu değil midir? Bu anlayışla kar etmeyen ‘devlet’ de kapatılır herhalde (!)

Devletin “küçültülmesi” söylemiyle, kar getirmeyen kurumları kapatmak, kar getirme potansiyeli olanları satışa çıkarmak, kamu görevlerini ancak parası olanın alabileceği ve ancak piyasa eliyle kar getiren hizmetler olduğunda sunulan konulara dönüştürmedi mi?

Eğer kar getirici yatırım alanı değil ise, yarınları düşünmek, evrensel sorumluluk duyguları ile çalışmak, gelecek kuşaklara dönük yükümlülükler, anonim şirket yöneticisinin konusu değildir. Oysa devletin, evrensel hukuk kurallarına, anayasa ve tüm yasalara uygun biçimde yönetilmesi esastır. Devlet bir işletme değildir. Yerel ve merkezi düzeyde kurum ve kuruluşları, işletmeleri olan bir yapıdır. Devlet yönetmek şirket işletmeye göre çok daha karmaşık ve zor bir iştir. Ücretli elemanların dışında çeşitli toplum kesimlerinin yönlendirilmesini ve örgütlenmesini gerektiren, toplumsal ve politik bir iştir.

Teknik, hukuk ve bürokratik birikimin kullanıldığı, onların çözümleyemediği sorunları çözebilecek ve geleceği, alışılmışın dışında inşa edebilmeyi içeren siyasal yetkinlik gerektirir. Bu yüzden bir şirketin yönetilmesini anlatmak için kullanılan “işletme” sözü devlet için kullanılamaz. Devlet işletilmez, yönetilir.

Bakkal ya da aile şirketi gibi yönetilmek günümüzde pek arzulanmaz. Uzmanlaşma ve kurumlaşmaya kapalı bu yapılar, zaten ticaret dünyası tarafından eskitilmiş ve gündem dışına itilmiştir.

Anonim şirketler ise kurumlaşmış ve daha az keyfi yönetilir görünürler. Bir yönleriyle öyledirler de ama özleri birbirine çok benzer. Anonim şirketlerde teknik, bürokratik işler, işletmecilik ve yönetim, “uzman” kadrolar ve genel müdürler, CEO’lar tarafından yapılsa da son karar “büyük” sahibindir. Anonim şirket yöneticisi için genellikle isimsiz ortakların memnuniyeti arka plandadır. Büyük ortakları memnun etmek esastır ve yeterlidir. Yani şirket ister adi ortaklık, ister anonim şirket olsun işleyiş aynıdır; “Patronun dediği olur!”

Hep patronun dediği olan, başka bir deyişle hep “Başkanın” dediği olan bir devlette, demokrasiden ya da yönetimin güvenilirliğinden söz edilebilir mi? Kişiler aldatılabilirler ve aldanabilirler de, bu nedenle tek patron yönetimi hataya açıktır, zayıftır. Demokrasinin kurum, kural ve işleyişleri, bu aldanmaların topluma verebileceği zararların önlenmesi içindir.

Son bir soruyla bitirelim: Diyelim ki devlet, şirket gibi yönetiliyor ve bu şirketin Genel Müdürü ortaklara dönüp, iki de bir de “Aldatıldık!” diyor. “Ortağımız bizi aldattı!” ve hala görevinde duruyor. Bu bir şirkette olabilir mi?

 

Bir Önseçim Değerlendirmesi Denemesi

“Ne ettun bize Başkan…”

29 Martta CHP, Milletvekili adaylarının bir kısmını önseçimle belirlemeye karar verince, ben de bu yarışa katılmayı seçtim.

Üye yazmamışsın, kalabalık bir hemşeri gurubun, paran, medyada arkan yok, neyine güveniyorsun?” “Kontenjandan gösterilme sözü almadın mı? Niye kendini önseçimle yoruyorsun?” “Çankaya Belediye Başkanlığı herkese nasip olmayacak bir görev. İtibarını riske atma git köşende otur!” Bu sözleri duymadım dersem yalan olur. “Önseçimde kendini ortaya koymak çok yürekli bir tavır” da dendi.

7 Haziran’ın tekrarı olmayacak bir sınav olacağı düşüncesi kararımı etkiledi. Ülkenin kötü gidişine müdahale etme isteği, kendi emeğime saygı ve siyasal sorumluluk duygusu beni zorladı.

Halkın sokakta gösterdiği sevgi ve itibar adaylık tercihimin ana kaynağı oldu. Belediye çalışanlarının sevgisine de inandım. Sandığa giden ‘sevenlerin’ gücü amaca ulaştırmaya yetmedi. Olsun! Olduğu kadarının kıymetini biliyorum.

Önseçime katılan seçmen sayısı 26 899 geçerli oy 25 976 katılım oranı %59 oldu. Dört aday 10 binin üzerinde oy alıp yedi-sekiz yüz oy farkıyla sıralandı. İkinci grup 3 bin oyluk bir aralıktan sonra 7 binlerde yer aldılar. Bunların sıralanışı ise 20- 30 oy farkıyla gerçekleşti. Aralarında benim de yer aldığım ilk yirmi beş, düzenli aralıklarla sıralandı. Benim oyum 4667, sıram ise 23. Listeye giremedim ama geçerli oyların % 17,9’u yani yaklaşık beşte biri beni işaret etti.

Bana gelen oyların çoğunlukla ismim görülerek verildiğini ve anahtar listeler dışı oylardan oluştuğunu biliyorum. Elbette ki bu özellik çok şey ifade ediyor ve çok değerli. Her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. İlkelerimden sapmadan, kısa vade kişisel kazanımlara tamah etmeden, farklı siyaset yapma anlayışımı ve tarzımı sürdürebilecek gücün bana verildiğini düşünüyorum.

Her şeye rağmen sonuçlara üzülmedim diyemeyeceğim. Aldığım bir mesajdaki gibi Dostlarıma; “Ne ettun bize Başkan” dedirten yanlışlarımla hesaplaşacağım. Elbette inancım ve inadım yerinde duruyor.

İnsan varsa siyaset vardır. Siyaset varsa umut vardır Umut varsa çözüm vardır. Çözerse siyaset çözer.